Çarşamba, Mart 21

işgal 1453...

Armağan ÖZTÜRK
Geçenlerde ‘Fetih 1453’ filmi için beklenen açıklama yapıldı. ‘Fetih’ büyük bir başarıya imza atarak en çok izlenen Türk filmi oldu. Çalışmanın kültür dünyamıza pek bir katkısı olmadığını söylersek, haksızlık yapmış olmayız diye düşünüyorum.
Çünkü filmde başta ‘Yüzüklerin Efendisi’ ve ‘Cennetin Krallığı’ olmak üzere, çok sayıda çalışmadan kopya sahneler var. Eser kotarılırken yönetmen ve yapımcı bakımından esinlenmenin çok ötesinde bir gayret gösterildiği açıkça ortada.

Bu pek de etik olmayan duruma zayıf oyunculuk ve cılız senaryo eklenince, işler iyice sarpa sarıyor. Ancak tüm bu eksikliklerine rağmen filmin yine de güçlü bir yanı var. Siyasi mesaj oldukça net bir şekilde iletiliyor. Sınır tanımaz bir Osmanlı hayranlığı ve böylesi bir hayranlık özelinde emperyalizme, şiddete ve otoriterliğe duyulan katıksız özlem göz doldurucu nitelikte. 


Öteki hep yanlış yolda 


Tartışmaya fetih kavramının bizzat kendisinden başlamak yerinde olur sanırım. Bu tür durumlarda neden işgal kavramı kullanılmıyor? Niye İstanbul’un işgali değil de İstanbul’un fethi mesela? Amerika’nın Irak’a saldırmasına işgal diyen anlayış, Türklerin Bizans’a saldırmasına fetih demeyi tercih ediyor. Tabii bu durumda işgali nasıl fetihten ayırt edebiliyoruz diye ciddi ciddi düşünmek gerekir. Aslında İstanbul’un fethi denilen olay yabancı bir ordunun (Türk ordusu) bir ülkeyi veya bir kenti zor kullanarak elde etme girişimi değil mi? Ne gariptir ki, vatanlarına ve vatan savunmasına pek düşkün Türk milliyetçileri, Bizans halkının kendi ülkelerini saldırgan bir güçten korumak için yaptığı savunmayı değil de, bizzat o saldıran ordunun tarafını tutuyor. Demek ki biz saldırırsak fetih, bize biri saldırırsa işgal kavramı tercih ediliyor. 1915’teÇanakkale’de yaptığımız şey vatan savunması. Ama Bizans halkı ve ordusunun 1453’te yaptığı vatan savunması değil. Ama neden böyle? Çünkü milliyetçilik aslında biraz da böyle bir şey. Kendi kötülüğüne karşı insanın bağışıklık kazanması, milliyetçiliğin nirengi noktası. Doğruyu yanlıştan ayıran çizgi, hiçbir zaman kendi içerisinde tutarlı olabilecek nitelikte ahlaki bir tutum tarafından çizilmiyor. Hep biz doğru olan taraftayız ve yarıştığımız diğer milletler yanlış yolda. Bu tutarsızlık bazen öyle bir hale geliyor ki, insanın nutku tutuluyor. Mesela Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler için istediğimiz şeylerin yarısınıTürkiye’de Kürtlere versek, Kürt sorunu çoktan biterdi. Buna rağmen Kıbrıs’ta Türkler için federasyon isteyip Türkiye’de Kürtlere karşı bölünmez bütünlük tezini aynı anda savunabiliyoruz. Ya da ‘Fetih 1453’ü izleyen 5 milyon kişinin ortak hissiyatında ifade edildiği üzere Bizans surlarına tırmanan Ulubatlı Hasan bir kahraman, İzmir’e ayak basan Yunan askeri ise bir alçak. 
Peki, bu şartlar altında ve makul aklın sınırları içerisinde fetih kavramı nasıl savunulabilir? Herhangi bir akademik çalışma ya da düşünsel çabaya gerek olmadan sadece filmi izlemek bile milliyetçi-İslamcı anlayışın işgali olumlayarak fetih olarak yeniden yorumlamasını mümkün kılan temel tezleri tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Her şeyden önce düşman bir tür saf kötülük hali olarak tarif ediliyor. Mesela ‘Fetih 1453’te Bizanslılar aşağılık ve çirkin insanlar olarak gösteriliyor. Oysa Türkler cömert, dürüst, kahraman, yakışıklı ve güzel. Türkler ile diğerleri arasındaki farkın bir tür iyi insan-kötü insan karşıtlığı gibi sunulması, Bizans işgal edildi çünkü bunu hak ediyorlardı gibi bir mesajın önplana çıkmasına yol açıyor. Bu mesajın bir adım ilerisi ise Osmanlı işgal etmez, fetheder, çünkü adaleti yaymaktadır tezinde somut hale gelen bir resmi tarih anlayışı. Türkler dünyaya adaleti yaydılar masalını ciddiye alıp uzun uzadıya yanıt vermeye gerek yok. Ama şu kadarını söylemekten de sakınmamak gerek. Filmin sahnelerinin birinde Sultan Mehmet Han, Bizanslı bir çocuğu kucağına alıp sever. Bu davranış ondaki adaletin ve hoşgörünün açık bir ifadesidir. Ama aynı Sultan Mehmet Han’ın Bizanslı bebeğe gösterdiği sevgiyi kendi öz kardeşine göstermemiş olduğu, kundaktaki bebeği boğdurttuğu düşünülürse Osmanlı’da adaletin tam olarak ne anlama geldiği tüm dehşetiyle ortaya çıkar. Tabii fetih kelimesinin aslında neyi gizlediği gerçeği de. 


Eziklikten bir filmlik kurtulmak 
Geriye yanıtlanması gereken tek bir soru kalıyor. Bu filmde ne buldu insanlar? 5 milyon kişiyi sinema salonuna çeken şey neydi? Bu sorunun doğru yanıtı şüphesiz ki, tarih değil. Küçük insanlardan oluşmuş kitle toplumunda birkaç saatliğine de olsa izleyiciye ya da dinleyiciye kendini iyi hissetmesini sağlayacak bir fantazya sunmak gerekiyor. Postmodern toplum her şeyden önce bir imaj toplumu. Ağır sömürü şartlarında her gün bedenen ve ruhen tükenen insanlar, sinema ve maç gibi etkinliklerde artık neredeyse kalıtsallaşmış ezikliklerinden bir ölçüde sıyrılıyor. Sinsi ve korkak Bizanslılara karşı onurlu ve kahraman Türklerin hikâyesini anlatan ‘Fetih 1453’ün seyircide benzeri bir uyuşma etkisi yaptığını tahmin etmek, o kadar da zor değil. Bahsi geçen film ortaya koyduğu mesajla ortalama bir Türkün hemen tüm inanç ve tutumlarını koşulsuzca meşrulaştırıyor. Böylelikle Türk-Müslüman olarak doğup büyümenin ne kadar da değerli bir şey olduğunu bir kez daha anlıyoruz. 
Son olarak şöyle bir hatırlatma yapalım. Kelimelerin kullanılma biçimi hem gerçekliği hem de zaaflarımızı ortaya koyar. Bu bağlamda ne kadar büyük olduğumuzu anlatan ‘Fetih 1453’ gibi filmler aslında sadece ne kadar da çaresiz olduğumuzu gösteriyor diyebiliriz. Gittikçe popüler hale gelen Osmanlıcı kültürel iklim, toplumu tam tersi yönde bir siyasal mesajın geçerliliğine inandırsa da, gerçekte fetih hiçbir meşru hakkın kaynağı olamaz. Bu tür filmlere kanmak yerine geçmişe eleştirel bir şekilde bakmayı öğrenmek gerek. Ancak böylelikle kahraman Türk olmanın ötesinde bir şeyin, sadece insan olmanın tadına varabiliriz. 
RADİKAL'den

Hiç yorum yok: